Zamanın Gürültüsü

Yaşam öyküsü ile belgesel film senaryosu karışımı, çok renkli bir metin. Rus besteci, piyanist Dimitri Şostakoviç’in 1940’lardan 60’lara dek Kült Kişi ( Stalin) yönetiminde,  müzik yazarken, icra ederken ve aile hayatında neler yaşadığını;  aydınlık, eşitlikçi, adil ve ilerici bir ideoloji olarak hayal edilse de her tek adam rejimi gibi pratikte sultası altındakilere eziyet çektiren, ruhsal bunalımlar yaşatan sevgili komünizm ideasını anlatıyor.  Lise – üniversite yıllarında Boğazdan geçen Rus bandıralı gemileri rüyasında görüp, hatta bazı sekanslarda birine atlayıp bu ülkeden Nazım’a kucak açan topraklara kaçan ben, hayal kırıklığı ile okudum.  Adamcağızın yaşadıkları yanında benim hayallerim ile kırıklarımın ne hükmü var,  o ayrı.

Kitap, bacağına dayadığı el çantası içinde pijamaları ve Kazbegi marka sigara paketleri ile dördüncü kat asansörünün kapısında bekleyen Şostakoviç imajı ile açılıyor. Geceleri huzur içinde yatağında uyumak varken neden asansör kapısında beklediğini anlamam biraz zaman alıyor. Rejime muhalif olmasa da destekçisi olmadığı, diktatörün onayladığı “devrimci” değil de Batı tarzı “biçimci” müzik yaptığı için her an alınıp bir bilinmeze götürülme korkusuna dayanamadığı için bekliyor orada. Takım elbisesi içinde. Pijamalarıyla yataktan alınma travmasını yaşamamak için. Koca bir taş oturuyor boğazıma. 12 Eylül dönemini hatırlıyorum. 14 yaşındayım, o zaman çok da anlamıyorum. Ama şimdi biliyorum.

Dimitri Dimitriyeviç’in İktidar’la karşılaşması üç farklı episodla anlatılıyor. İlki gayet tehlikeli, iktidar temsilcisi bürokratın huzuruna çağrılıyor ve düşünmesi için 2 gün veriliyor. Şayet tavrını değiştirip iktidara yanaşmazsa pazartesi huzura tekrar alınacağı ve sonrasındaki belirsiz akıbeti hissettiriliyor. Ancak cumadan pazartesiye varana kadar bu ultimatomu çeken Bay Zakrevsky ortadan kayboluyor, onun akıbetini de öğrenemiyoruz. İlk turu ucuz atlatıyor. Ömrü boyunca Partinin ideolojisini yansıtmayan (ama Batıda hayranlıkla karşılanan ) Mtsensk’li Lady Macbeth operası yüzünden iktidarla savaş halinde yaşıyor.  Operasını yumuşatması, iktidarın istediği şekilde değiştirmesi ve işçi halkın anlayacağı seviyeye getirmesi isteniyor. Bu opera kendi özgünlüğünün, müzik anlayışının, varoluşunun bir ifadesi. Ondan vaz geçerse inandığı değerlerden de vaz geçmiş olacak.

Bu şartlar altında müziğini dairesinin mahremiyetinde icra edebiliyordu, o kadar.  Ve şöyle diyordu: “Hayat size *ve böyle* dediğinde başınızla onaylıyor ve yazgı diyordunuz.”

 

Julian Barnes keyifle okunan, gerçekçi ve vurucu bir kitap hazırlamış; roman değil. Ama başka bir gruba da girmiyor. Anlatı diyebilirim. Coğrafyalar, konuşulan diller, halkın ten ve göz rengi değişse de, hırsla körleşmiş güç gösterisi, kötülük ve yozlaşmanın bizlere neler yaşattığının canlı dökümü. Orkestra şefi, bir liderdir. Orkestra üyeleri de halk. Ama müzik üreten bir şef diktatörlük yapmaz; insanın içindeki en iyiyi, güzeli ortaya çıkarır yetenekle birleştirerek. Tiran ise yeteneği tek yönlü anlar her zaman: hükmetme yeteneği. Tiranlıkla orkestra şefliği arasındaki analoji de dikkate değer:

“ Kabalık ve tiranlık yakından bağlantılıydı.  Elinden gelenin en iyisini yapan bir orkestra üyesine kaba davranmak nezakete aykırı bir şeydi. Ve bu tiranlar, bu değnek imparatorları böyle bir terminolojiden büyük bir haz alıyorlardı; sanki orkestra ancak kırbaçlanırsa, alay edilirse ve aşağılanırsa iyi çalabilirmiş gibi.”

Tüm direnişine rağmen Parti onu sonunda ele geçirir, her yolu deneyerek. Rusya Federasyonu Besteciler Birliğine başkan yaparlar onu, istemeye istemeye. Başkan olsam da bu partiye üye olmayacağım der..ama..

Yaşadığımız her şey zamanın gürültüsüdür. Kulağımızı ya da yüreğimizi sağır eden. Sağır olmadan, inançla yürüyen, tirana kafa tutanlara başta Şostakoviç olmak üzere  selam dururum.

*Alıntılar: Zamanın Gürültüsü, Ayrıntı Yayınları, Mart 2016

Reklamlar

Yeryüzünde Gece- Yönetmen: Jim Jarmusch

Amerikalı bağımsız yönetmen Jim Jarmusch “Yeryüzünde Gece” ( orijinal adı “Night On Earth” ) filminde farklı şehirlerde geçen, 20’şer dakikalık taksi hikayeleri anlatıyor. İlk hikayede erkek kılıklı ufacık tefecik Winona Ryder taksi şoförü. Havaalanına yolcu bırakır ve dönüşünde pırlantalı, şımşıkırdım sarışın artist avcısı – yani kasting dedikleri meslek- bir hanımı alır yolcu olarak. Kastingci hanım üzerinde çalıştığı projede yönetmene pek çok artist adayı göndermiş, hiçbirini beğendirememiş. O devir için mucize gibi görünen ama şimdi bizde takoz izlenimi bırakan kocaman bir cep telefonu ile konuşup duruyor. Oyuncu aradığını buradan anlıyoruz. Yol boyu küfredip duran sigara üstüne sigara tüttüren şoför kızımızı aynada izlerken aklına parlak bir fikir geliyor. Beverly Hills’te şık evinin önünde inince minyon taksici hanıma “Sana bir teklifim var” diyor karşı tarafı etkileyeceğinden hatta havalara uçuracağından emin bir ifade ile ve film yıldızı olması için onu seçtiğini bildiriyor. Bizim bitirim, kasketli Winona bir yandan çikletini şaklatırken “Sağol ama ben araba tamircisi olacağım, taksiciliği de geçici iş olarak yapıyorum. Hayalimin işi tamircilik” diyor ve arabasına binip uzaklaşıyor.

Alın size hayat dersi 1: Havalı görünen işler herkesi mutlu etmeyebilir.

İkinci epizod New York’ta yine gece, soğuk. Yerinde duramayan esmer tenli ve rap’çi kılıklı bir vatandaş bir türlü taksi bulamıyor. Hopluyor, zıplıyor, geçen taksilere yeşil dolarları sallıyor; “yahu parasıyla değil mi neden beni almıyorsunuz?” diyerek.  Sonunda arabayı teklete teklete külüstür bir taksi duruyor önünde, şoför mavi gözlü, bıyıklı 55-60 yaş arası bir amca. Taksi bulmanın sevinciyle müşterimiz arabaya atlıyor ama çok geçmeden sürücünün zar zor İngilizce konuştuğunu, şehirde ana yolları bile bilmediğini ve ülkeye yeni gelmiş eski-Prag’lı Helmut olduğunu öğreniyor.

Yolcu kalk oradan ben kullanacağım diyerek Helmut’u yolcu koltuğuna oturtuyor. Sohbet boyunca Helmut’un aslında komedyen olduğunu anlıyoruz. Espritüel gencimiz, Helmut’un adını İngilizce “helmet” kelimesine benzetip şapka/ takke diye hitap ediyor adama. Taksimetreyi bile açmayı akıl edemeyen Helmut’a  taksicilik dersleri veriyor yol boyu ve hoş bir dostluk oluşuyor aralarında. Son derece huzurlu bir bilge izlenimi veren Helmut, inerken 1 dolar eksik para veren bu sevimli ve kıpırdak müşterisine; “Para yaşamam için gerekli bir araç sadece, ben komedyenlik yaparak mutlu oluyorum” der. Buyrun bu da hayat dersi 2.

Diğer hikayede bu sefer Paris’teyiz, solgun ışıklar altında ıslak cadde görüntüleri. Peugeot marka bir taksi ve yine esmer tenli bir sürücümüz var. Yoldan uzun sırığını sallayan görme özürlü genç bir hanımı alıyor arabaya. Hanımefendi hafif asabi, davranışlarıyla etrafta olan pek çok şeyin farkındayım, mesajını öz güvenle veriyor. Yolculuğun başında “Görmesem de her işimi en az senin kadar iyi yapabilirim “ diyor. Parmakları ile yoklayarak dudaklarına ruj sürüyor, koltukta asılı olan kabartma harfli yazıyı elleri ile “okuyarak” sürücüyü “Size tercih ettiğim yolu söyleme hakkım var, burada öyle yazıyor.

Neden tarif ettiğim yoldan gitmiyorsunuz?” diye paylıyor. Sürücü izin alarak kişisel bir soru yöneltiyor: “ pardon ama sevgilinizi görmediğinize göre kiminle seviştiğinizi nasıl anlıyorsunuz?” Aklınca muziplik yaptı, tipik Türk kurnazı, saçma bir soru. Yolcunun cevabı “ görmem gerekmediğini bir türlü anlamadınız. Daha merdivende iken ayak seslerinden tanırım onu, yatakta ise vücudunun kıvrımlarından ve kokusundan”.

Yol boyu görmeyen yolcusuna meydan okuyan ukala sürücümüz, inerken genç hanımefendiyi uyarıyor, “aman dikkatli olun nehir kenarı burası” diyerek. Genç hanım iner, Seinne kenarında sakince yürümeye başlar. 30 saniye sonra çarpışan iki araba sesi ve bağrışan sürücüler. İki sürücü inmiş arabadan diğeri bizim zenciye diyor ki:

“Kör müsün be adam, şu yolu neden doğru dürüst dönmüyorsun?”

Bu da hayat dersi 3: Görmek için sadece gözlere sahip olmak yetmez.

 

Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk

Yazar: Wilhelm Genazino

Kitap seçerken bazen adına, bazen yayın evine, bazen yazarının adındaki ses uyumuna bazen kokusuna bakarım. Genazino’yu internette sipariş verirken Ayrıntı Yayınları listesinde buldum ve kitabın adına vurularak sipariş ettim. Ve Mon Dieu, nasıl da isabetli bir seçimmiş. 70’li yaşların ortasındaki bu muhteşem Almanı keşfetmek için neden geç kalmışım? Kitabı neredeyse yedim; bittiğinde ise yoksa ben de Gerhard gibi o meşum mekanda mı bulacağım kendimi diye endişelendim çünkü öyle benzeşiyor ki iç dünyalarımız.

Kahramanımız tedirginlik, korku, dehşet ve biraz da dışarıda kalmışlık hisleri içinde debelenen, felsefe doktoralı 40’lı yaşlarda bir beyefendi. Hayat arkadaşı Traudel’in son zamanlarda çocuk istemesinden haz etmeyen, bu konu açılınca derhal saçmalayıp konudan uzaklaşmaya çalışan bir anti-baba. Yüksek entelektüel düzeyi ve doktorası onu fani bir tüccarın yanında müdürlük yapmaktan koruyamamış. Nihayetinde para kazanması lazım. Traudel ile minik mutfaklarında keyifli akşam yemekleri yiyorlar, tiyatroya gidiyorlar, tv izliyorlar, sevişiyorlar. Güzelce bir hayatları var. Kahramanımız işe giderken caddelerde oyalanıp kek yiyen adamları, siyasi gösteri yapan gençleri izliyor; arada tahsilat yapmak üzere müşteri otelleri ziyarete gidiyor. Her gittiği yerde uyumsuz ve garip hareketler yapıyor. Ama bunları öyle tatlı anlatıyor ki, sanki çocuğumuz yapmış gibi, garip karşılamıyoruz. O yaparsa her şey anlamlı ve güzeldir. Sürekli de hayatında bir eksik ya da fazlalık varmış gibi hisseder. Hayatı bu şekilde devam etmeyecektir, ama bir yere gidesi ya da kendiliğinden bir değişime öncülük edesi de yoktur. Anne karnındaki bebek gibi Traudel’in kumandasındaki evde ve şehrin caddelerinde ılık ve tembel bir ruh hali içinde dolaşır. Derinden fark ettiği, tam bilemediği bir şeyler olmaktadır. Mesela eski pantolonu balkonda asılı durmakta ve zamanı simgelemektedir. Yeni pantolon da fanila da almak istemez. Eşyalardaki eskimişlik ona insanın  kendi yıpranmışlığını, yok oluşunu anımsatır. Mutludur eski fanilalarıyla. Aslında o bir “çürüme sanatçısı” olmak ister. “Yıpranma günlüğü” de tutmak ister. Aslında Gerhard bir “dehşet silsilesi” içinde yaşamaktadır. İçini sık sık tiksinti ve anlamsızlık kaplar. Tüm dünyayı bir duvara fırlatsa nasıl bir ses çıkacağını bilir. Hayatı çok az kavradığını, insanların etrafta böyle deli gibi nereye koştuğunu, sevgilisinin neden çocuk istediğini anlayamaz. Çaresizlik, “genel kabul görmüş”  gerçeklikten tiksinme yaygın duygularıdır bize anlattığı. Bana sorarsanız katışıksız bir uyumsuz ve on numara var oluşcu bir kahramandır Gerhard.  Kafka da okusa böyle derdi, eminim. Keder, melankoli, hüzün, bitmeyen iç konuşmalar. Hayatta olan her şey bu kitapta var.

Ve der ki Genazino; ” İnsandan beklenen mutsuzluğuyla ihtiyatlı bir ilişki kurması” Kuramayanlar, Gerhard’ın gittiği yere gidiyor.

 

“HÜZNÜN Fiziği” üzerine izlenimler.. G. Gospodinov

 

Fizik hem lise hem üniversitede en az sevdiğim dersimdi, ama yanında Hüzün kelimesi eşlik edince başlığından etkilendim bu kitabın. İlk önce twitter’da duydum adını,  hiç bilmediğim bir Bulgar yazarın kitabı ve hemen ısmarladım. Geçen yıl Gonçalo Tavares’i keşfetmiştim, bu yıl da Georgi Gospodinov’u. Bu performansımdan açıkçası çok memnunum. Kalan ömrümü sevgili Murakami’yi tekrar tekrar okuyarak geçiremem ya!

Bu eser, Gospodinov’un kişisel “Huzursuzluğunun Kitabı” gibi olmuş dedim daha ortalara varmadan. Başlarda mitolojik öykülerden ruhum biraz daralsa da ilginç bir yakalayışı var insanı. Mitoloji ağır ve yorucu gelir bana çoğu zaman. Kafka, Svevo, Tezer Özlü  ve Murakami’den bunalmayan ben nedense mitoloji okuyamam. Devler, yeraltı tanrıları, keder ve iffet tanrıçaları uzak gelir bana her ne kadar bilsem de gerçek hayatın içinde hepsinden parçalar taşıyan insanlarla iç içe yaşadığımızı.

Liste oluşturmayı ve anlaşılan ıncık cıncık not tutmayı (benim gibi) çok seven Gospodinov herhalde kitabını bir şekle sokmak için içindekiler sayfası hazırlamış ve kitabı 9 bölüme ayırmış ama bence yüzlerce farklı bölüm var. Bölümlere ayırma beyhude bir çaba olmuş. Yazarın yaratıcılığı yüzünden ancak 223. sayfada sırası gelen Hüznün Fiziği konusu resmen fizik bilimiyle ilişkilenerek bize iyi şeyler anlatsa da ben en çok açılıştaki “Hüznün Ekmeği”ni sevdim.  Yazara göre her çocuk –ve tabi her insan- terk edilmiştir. Top yekun yaşamından çıkıp gitmese de, çocukların ana-babalarından ayrılma travmaları bu etkiyi farklı dozlarda yaratır. Terk edilişlerin kataloğu, koleksiyon yaptığı nesnelerin listesi, 2010 Yılına Ait Korkuların Tamamlanmamış Listesi.. Bu sonuncu tam bana göre. Kitap da bana sorarsanız- yaklaşık 35 yıllık roman okuyucusuyum- kapağında yazdığı üzere roman değil de, sanki Gospodinov’un tahayyülünden şimdiye kadar yazılmamış absürd ama manalı hisler/ olasılıklar kataloğu. Evet bu kitabın türüne “katalog” diyebileceğimizden çok eminim. Aslında türü ne olursa olsun, kıskanmıyor değilim yazarı. Bu kadar uçuk ve tanımlanamaz bir metni, ben yazmak isterdim. Yüzyıllardır yazdığım günlüklerimde ara ara benzer pasajlar yok değil.

Minotor efsanesi ve dedesinin savaş hikayesinden sonra kitap,  bahsettiğim gibi serbest çağrışım düzeni ya da düzensizliğinde kafasına göre ilerliyor. Ama bu da ilk kez karşılaştığımız bir şey ey okuyucu ve neden keyif almayalım ki? Ben gerçekten aldım. İnsan beyni dairesel çalışır, aslında ders veya iş konusunda her türlü notumuzu dikdörtgen kağıda yukarıdan aşağıya almamız çok hatalı. Hazır fırsat çıkmışken sizler de “zihin haritaları” ile yaşamayı öğrenin. Ben her ne kadar azmedip uğraştıysam da, bu teknikte yeniyseniz daha sade bir konu ile başlayın derim. Aşağıda   Gospodinov’un kitabının Çılgın Zihin Haritasını göreceksiniz:

gospodinov

1970 ve 80’lerin Bulgaristan’ında kavanoz kapağı dahi bulunamaması, ailelerin kişi başı 5 metrekare düşen daracık zemin katlarda yaşamak zorunda kalması gibi detayları öğreniyoruz. Çok özendiğimiz komünizm de başka türlü bir belaymış. Toplumun geçirdiği aşamalarla kendi kişisel tarihinin önemli olaylarını eş zamanlı anlatıyor.  Hem  beyaz adamla kızıl derili savaşlarını gösteren filmler, hem Alain Delon göz kırpıyor kitabın sayfalarından bize. Bilmediğim bir dünyaya adım atıyorum. Hikaye akışında Voyager uzay mekiği de var, Jimmy Carter da, vejetaryenliğe meyil de, “yüzünü kaybeden ölüm” de. Çok etkileyici betimlemeler, bazen aniden yüreğimi ayaza bırakıyor ; bir mola verip üstada saygı duruşuna geçiyorum.

Bir zaman kapsülü hazırlasaydınız içine neler koyardınız? sorusunun cevabını da veriyor, hazırladığı eğlenceli listeler ile Gospodinov. Yalnız bu kapsül biraz farklı: Dünyanın sonundan sonra açılacak! Hakkını teslim etmek lazım, facebook için “yeni zaman kapsülü” demiş,  isabetli bir benzetme.

Komünist bir ülke olmasak da kendi çocukluğumla örtüşen anılar buldum kitapta ve çok hoşuma gitti.  Mesela Singer dikiş makinası, Britannica ansiklopedileri, 2000’lerin başında meşhur olan, her gün belli saatlerde elinize alıp beslediğiniz aptal Tamagotchi’ler ( yani ilk elektronik köpek), VHS videolar ve neler neler. Bunların hiçbirini daha önce duymamış olabilirsiniz, olsun yine de okumalı, 25-30 yıl önce internet ve i-pad keşfedilmeden önce dünya nasıl bir yerdi öğrenmek hiç fena fikir değil.

Kitapta pek çok katman ve ara yollar var; deneysel olmakla birlikte etkileyici bir tarz yakalamış. Beynimizin ve varoluşun kıvrımlarında dolaşmanın pek çok yolundan birini göstermiş bize. Gospodinov, “düzenli şekilde bile yaşlanamıyorum” diyor bir yerde. Düzen sevmediği belli. Ama tüm bu karmaşadan, beni çok etkileyen, adeta kutsal bir metin çıkarmayı başarmış. Hani girişte kendi huzursuzluğunun kitabını yazmış demiştim ya. 213. Sayfada Pessoa’ya da bir selam çakmış.

Yazar konudan konuya, anıdan anıya atladığı için benim yazı da böyle oldu. Eğer  makalemi okuyabildiyseniz, endişelenmeyin Hüznün Fiziği’ni de pek ala okuyabilirsiniz.

Tokat Atan Bir Film: The SQUARE- Kare

 

Yönetmen: Ruben Östlund

Film bir müzede geçse ve “ sergiye şu el çantasını koysak, bir sanat eseri olması için yeterli midir? “ sorusuyla başlasa da kendini yüksek ahlaklı sayan sen, ben hepimiz için kafamıza tokmak gibi inen sahne ve mesajlarla ahlaki cesaretimizi ve doğruluğumuzu sorguluyor. Pek çok ayrıntı, sembol ve zihni sürekli meşgul eden mesaj var. Benim filmin odağında gördüğüm ana tema iyi-kötü ekseninde kendi ahlakımızı ve yakın ve uzak çevremizde olanlara bakış açımızı hunharca yüzümüze çarpması. Filmi iki kez izledim, ilkinde salondan çıktığımda sakin bir köşeye oturup yediğim darbeler nedendi, niye bu kadar etkilendim diye düşündüm. Hemen bir defter alıp yazmaya bile başladım ama içimdekiler istediğim gibi çıkmadı; sindirmek gerekiyordu. On gün sonra tekrar gittim, hayatımın 2.5 x 2=5 izlenme saati ( trafikte geçen zaman artı üzerinde düşünüp makale yazma süresini eklersek bir 5 daha) 10 saatini seve seve bu filme verdim. Atmosfere hakim olan sakin ve huzurlu İskandinavya enerjisi, baş aktörün Dancasını anlamasam da harika İngilizce aksanı, bedenini ve ellerini kullanışı, arka plandaki müziklerin ( çoğu a capella yani insan sesi ile yapılmış) o anki duygularımı bilmiş gibi tamamen uyumlu melodileri etkileyiciydi.

 

Östlund’un hepimize ilk sorusu “Toplumsal bağlamda birbirimizle nasıl ilişki kuruyoruz?” altında yatan asıl soru da “kendi yakın çevremiz aile ve arkadaşlar dışında diğer insanlar için ne kadar duyarlıyız ya da ilgi gösteriyoruz? “  İyilik yapmaya kalkıştığımız anda aldığımız karşılık kötülük ise ( burada hırsızlık) biz de kötünün tarafına mı geçiyoruz? Filmde Christian’ın yaşamındaki belalar eşliğinde tek tek önümüze serilen toplumsal ve insani duyarlılık, kayıtsızlık ve hatta tam anlamıyla insanlığımız mercek altında. Film, Christian’ın işe giderken metro çıkışı yolda duyduğu bir “imdat” çağrısına cevap vermesi ile başlıyor. Bu aşamada duyarlı ve iyi ahlaklı insan tepkisi verdiğini düşünse de, film ilerledikçe kendinde bu konuda önemli eksiklikler keşfediyor.   Sonrasında tüm hikaye bence bir imdat çığlığı zaten. Bir gecelik aşkı Amerikalı gazeteciden, kızlarından, artık mecburen bir parçası olduğu kenar mahalledeki apartmandan, mültecilerden, 7 Eleven önünde gördüğü çingene dilenciden ve nihayet Christian’ın kendisinden kopup gelen. Östlund şu yaşıma kadar kendimde hiç sorgulamadığım “ahlaki cesaret” kavramını tanıştırdı bana, sırf bunun için bile kendisine minnettarım.

Müzeye danışmanlık veren iletişim ajansının Y nesli temsilcisi parlak , (birini önce  rock gitarcısı sandığım uzun saçlı  uzmanı) ve ikiz gibi aynı stil giyinen 20’li yaşlardaki meslektaşı , maalesef   varoluşumuz  üzerinde düşünmeye pek vakit bulamamışlar. Yaptıkları tanıtım videosu müze ve imajı için felakete varan bir sonuç getiriyor; ama onlar alınan yüz binlerce tık/ izlenme oranı ile fenomen olduklarını sanıyorlar. Bu olay çocuklarımızı nasıl yetiştirmememiz gerektiği üzerine direkt bir ders niteliğinde.

Gözümün önünden gitmeyen iki sahne ve slogan var;

Müzenin sergi salonundaki “YOU HAVE NOTHING” duvar yazısı ve altında sergilenen eserler ( bunu kendi gözlerinizle izleyin, spoiler vermek istemem)

Ve “How much inhumanity must you see before we access your humanity”

 

Her karede bir mesaj vardı dedim ya, filmin ortasından itibaren bu insanı biraz yoruyor. Azınlıklar, mülteciler, dilenciler, kara derililer, sağlık açısından dezavantajlı olanlar; kısacası “bizim gibi” olmayan herkese karşı ne kadar içten ve önyargısız davranabiliyoruz. İlerleyen sekanslarda Christian  bu sorunun cevabının kendi açısından olumlu olmadığının ayırdına varıyor ve fark etmeden sergilediği ayrımcı/ suçlayıcı yaklaşım için artık o mahalleyi veya belki şehri terk etmiş olan çocuktan gıyabında da olsa özür diliyor ( mağdur bu özrü duymasa da kahramanın artık böyle davranmayacağını anlıyoruz).

Finale doğru Brezilyalı sanatçının sergi lansman gecesinde sıra dışı bir performans düzenleyen müze yönetimi ve tabi baş kahraman Christian, saraya benzeyen salonda seçkin misafirlerini ağırlamaktadır. Konuklar altın kakmalı duvarlarla çevrili kristal bardaklı masalara yerleştikten sonra anons başlar. Temel hayvan ( belki de insan) güdülerinden ve av ile avcı arasındaki ilişkiden bahseder:

“ Birazdan aranıza katılacak olan “vahşi hayvan”ın sizi avlamaması için sinmeli, tek kasınızı bile kıpırdatmamalısınız.  Sessiz kalırsanız paçayı yırtarsınız ve hayvan gidip bir başkasını yakalar”

 The animal will hunt you! Toplumun en üst tabakasından entelektüel hanımlar ve beylerin, rahatsız edici hayvan ( yerine günlük hayatımızda sizi rahatsız eden istediğiniz kavramı koyabilirsiniz; savaşlar, faşizm, mülteciler, açlık, fakirlik…) dan uzak durmak ve keyifli yaşamlarından ödün vermemek için insaniyetten nasıl feragat ettiklerini izleriz.

Girişte bahsettiğim suratıma yediğim tokatları da kısaca sıralayayım;

  • İlk kötülüğü yaptıktan sonra, sınırı ne kadar geçiyoruz? İkinci kötülük daha derin daha yoğun mu oluyor? ( sergideki eser zarar görünce, sigorta şirketini aramadan konuyu çaktırmamak için üstünü örtme girişimi)
  • Kendi huzur ve düzenimizin bozulmaması için etraftaki kötülük ve bozulmaya hangi dereceye kadar tahammül edebilir ya da görmezden gelebiliriz.
  • Gayet başarılı ve mutlu görünen bir adamın hayatının yaklaşık 1 ay içinde silsile halinde çözülmeye başlaması ve baş aşağı gidişi çarpıcı.
  • Bizden çok uzakta sandığımız ( tabi biz yarı Avrupa yarı Ortadoğulu olarak bu travmayı çok yoğun yaşamıyoruz ama İsveçli gözüyle güçlü bir tespit olmuş) terör, açlık, kokuşmuşluk gerçekten uzakta mı?

 

The Square muhteşem bir şölen. Bana göre kusuru, fazla uzun olması ve çok fazla mesaj vermesi. Yaşamın her alanında sadeliği ve minimalizmi seçen İsveçli toprağından gelen yönetmen keşke “less is more” sloganını biraz bu eserinde uygulasaymış iyi olurdu. Konu ve yarattığı farkındalıklar zaten ağır, yukarıda bahsettiğim gibi.

 

Bu filmi izleyip de Östlund  algılarımız, yerleşik kanılarımız ve kendimizle ilgili bildiklerimizle  bu kadar hunharca oynadıktan sonra imdat kelimesini duyduğumuzda nasıl tepki vereceğiz bilmiyorum.

 

Kırılırsa Geri Gelmez O Fidan

IMG_0057.JPGPazar sabahı ılıman Ekim güneşini de yanımıza alıp Moda çay bahçesinde oturalım dedik ve eski dostlarla buluştuk. Bahçeye en yakın masadaydık ve az ötemizde 3 yaşlarında sevimli bir oğlan çocuğu yerden kırıntı kapmakta olan kuşlar ve kedilerle oynaşıyordu. İlgisi bir süre sonra yerdeki 60-65 cm boyundaki minik fidana yöneldi. Önce elledi, etrafında dolandı keşif çalışmaları yaptı. Kalınca tek bir daldan oluşan bitki hiç yapraksız gelecek ilkbaharı bekliyordu. Esas oğlan minik kardeşimiz gittikçe artan bir güçle fidana asılmaya ve etrafında kendince bir “direk dansı” yapmaya başlayınca bizim masadan “ona bu kadar asılma, kırılır evladım” uyarısı yapıldı gayet kibarca. Davranış devam edince çocuğun tam göz hizasında oturan ben gülümseyerek tatlı tatlı işaret parmağımı salladım. Kendime göre de muzipçe gülüyorum. Hiçbir uyarı işe yaramadı, yanındaki 10 yaşlarındaki abisi de müdahale etmeyip öylece ortada salındı. Bir süre sonra baba girdi sahneye. 35-40 yaş arası gayet efendi, kadife ceket ve süet botlu bir beyefendi, aynı sosyo-ekonomik çevreden ( ben tüm maddi servetini eğitimi sayesinde yapmış, kendi halinde bir memur çocuğuyum bu arada) , eğitim merhalesinden geçtiğimizi ve benzer değerler taşıdığımızı düşündüğüm biri. Onu görünce içimi sevinç kapladı, uygun bir dille çocuğu fidandan uzaklaştıracak biz de huzur içinde sohbete devam edebileceğiz diyerek. Çocuk fütursuzca asılmaya devam ediyor, meğer babası onu koruyup kollamaya gelmiş. Bize bakıp “Parmak sallamayın, korkuyor ” dedi. Cevaben

“Korkutmadım tatlı şekilde uyardım. O fidan kırılırsa geri gelmez” dedim.

Ve çok muhterem The Baba “Çok haklısınız bu çocuk da kırılırsa fena olur. Keşke bu çocuğun gücü dalı kırmaya yetse” dedi lafımı bana geri satarak. Tüm sözler tükenmişti. Çok efendi giyinmiş The Baba masasına geri döndü ve çok değil 5-6 dakika sonra fidan kırılmış, yukarıda koyduğum fotoğraftaki boyuta inmişti. Ebeveyn masasından hiç ses veya aksiyon gelmedi. Bir süre sonra hesabı ödeyip huzur içinde mekanı terk ettiler, arkalarına bakmadan.

Bu aile o gün iki pırlanta çocuğa ne öğretti sizce?

Benim anladığım şu: “Bu dünyada sadece sen önemlisin, çevrendeki varlıklara istediğin gibi davranabilirsin. Ben arkandayım”

Bu kötülüğü çocuklarınıza lütfen yapmayın. Onları “dünya ve üzerindeki tüm varlıklar sadece kendi etraflarında dönen ve senin hizmetine amade yaratılmıştır” mesajı ile büyütmeyin. Bizim kuşak zor devirlerde büyüdü, annemle sabah erkenden EBK ( Et Balık Kurumu) na gidip et kuyruğuna girdim ben 1970’lerde. Anlıyorum bizler şimdi çok çalışıp, ailelerimizi çok aşan maddi imkanlara ve yaşam standardına ulaştık. Ancak maalesef,  onlardan aldığımız çok değerli öğretileri, yaşam değerlerini unuttuk; çocuklarımızı minik kral ve kraliçeler olduklarına inandırıp, kimliklerin, kişiliklerini, mutlu ve tatminkar olma ihtimallerini ellerinden aldık.  Ortak alanlarda (okul, cafe, çocuk bahçesi, AVM)  çok sık gözlemlediğim şu ki, herhangi bir etkileşimde kişisel tercih ve talepleri karşılanmadığında küsmeyi, hunharca ileri atılıp talepkar olmayı, istediklerini haksızca elde etmeyi öğretiyoruz onlara .

Çocuklarımıza hepimizin birleştiği asgari müşterekler (bayrak, toprak, fidan, hak ve adalet, sevgi-saygı) bazında var olmayı ve toplumla ilişki kurmayı öğretmezsek ne kalır elimizde?

İşte Öyle Birşey..

Bahar ağır adımlarla geldi, ağaçlar yeşil. Dutlar inmeye başladı çimenlere. Köpeğimiz Kahve kuytu köşelerde sıkıştırdığı kirpicikleri itelemeye devam ediyor, oklarına rağmen haklıyor onları. Bazı sabahlar kalktığımda ceset torbası Özkuruşlar ( alışveriş yapmak için ne muhteşem bir marka) market poşeti ile cenaze kaldırıyorum. Bazen de kedi veya fare oluyor cenaze bedeni. Bir yerde yatan çirkin varlığa bakıyorum bir de meşhur Ratatuy’a. Ne muhteşem hayal gücü, aşçı fare.. Biliyor musunuz, çocukluğumdan beri çizgi film karakteri konuşturmak istemişimdir. Kızımla bazen yaramaz velet ses tonuyla konuşur, birbirimize nağmeler dizeriz. Kim bilir..

Bahar geldi de ruhumuz hafifledi mi? Hayır efendim, nerede? Bilmem kaç numaralı KHK ile görevlerinden gerekçesiz atılan hocalar Nuriye ile Semih 75 gündür açlık grevinde ve yüce haşmetlimiz onları kötü örnek oluyorlar diye bir de göz altına aldırdı.

Diyorlar ki, Koç, Sabancı borsada hisse satıyor. Memlekette Katar’a satılmamış banka veya arazi pek kalmadı.

Beyaz Türklerden yeteneği, mesleği ve/ya parası olan göçüyor Kanada, Amerika, Atina veya başka bir yere. Yunanistan diyor ki ver parayı al karayı.. 300 bin Euro yeter.

Taksim meydanına ucubik Osmanlı fedaisi heykeli dikiliyor.

İstanbul caddelerinde araba sürerken sık sık Suriyeli evsizlerle karşılaşmak adetten oldu.

5-10 yıl sonra kim, nerede nasıl yaşayacak, emeklilik maaşlarımız ne olacak, ya da kim açlıktan veya adalet yokluğundan ölecek bilinmiyor. Gidilmiyor hiç bir yere, gidilemiyor. Gülünmüyor, günler, anlar keyif vermiyor..

İşte Öyle Birşey .. diyor Erol abi. Daha ne desin.

Enfes Bir Sinema Şöleni: “Youth”

 

2015 yapımı filmin yönetmeni Paolo Sorrentino. İlk bakışta afişte ve DVD’nin kapağında kocaman bir hatun poposu görerek izlemekten vaz geçsem de üçüncü sortide filmin başına oturuyorum. Üstatlar Michael Caine ve Harvey Keitel oyunculuk ve hınzırlıklarıyla filmi tam bir şölene dönüştürüyorlar.

Her karakter, her sahne özenle yaratılmış ve büyüleyici. Fred’in kızı Lena, masöz kız, yeni filmi öncesinde kafayı dinlemeye Alplere yaşlılar  dinlenme( ya da arınma) oteline gelen Hollywood oyuncusu Jimmy, tırmanış hocası kendine güvensiz Luca, Mick’in senaryo yazarı ekibinin üyeleri, her biri birer şaheser. Filmin bence tek defosu aşağıda anlatacağım bazı gereksiz ve fazla uzatılmış hikaye ve sahneler.

Öncelikle en sevdiğim iki  sahneyi yazayım; Fred’in çayırlıkta otlayan ineklerin çan şıngırdamasını yönetmesi ( emekli bir eski- ünlü orkestra şefi kendisi) ve şık otelin restoranında hiç konuşmayan yaşlı karı-koca çiftin ani bir tokatla biten akşam yemeği.

Fred ve Mick film boyunca kah kahvaltı masasında kah Alplerin yeşil doğasında yürürken sohbet ediyorlar. Gençlik aşkları, seks hayatları, hataları, pişmanlıkları, çocukları, kim kiminle nerede ne zaman yatmıştı muhabbetinden o gün kaç damla işeyebildikleri yani prostatlarının güncel haline kadar çok keyifli sohbetler dinliyoruz.  Etkileyici diğer sahneler  odasında yapayalnız  tv karşısında dans eden masöz kız, yine odasında tek başına keman pratiği yapan 8-9 yaşlarında bir oğlan çocuğu. Filmin ana teması yalnızlık ama huzurlu, ermiş bir yalnızlık galiba. Herkes hafif hüzünlü, birbirinin mahremine değmeden, saygı içinde kendi koltuğunda ya da şezlongunda tefekküre dalıyor.

Bir Budist rahip, ünlü bir besteci, Hollywood aktörü yakışıklı ( Paul Dano)  yüzü burkalı Arap kadın, bir Kainat Güzeli, kocası tarafından yeni terkedilmiş bir kadın, bir mafya babası ve genç,sessiz bir fahişe başka nasıl bir filmde bir arada olurlar bilmiyorum.Her sahnede büyülü bir ışık, bilge bir cümle, güzel bir kadın ya da huzur saklı. Keten mendiline burnunu sümkürse de, çiş yapamama sorunu olsa da Bavyera şapkası ve muhteşem ses tonuyla Michael Caine izlenmeye doyulmuyor. Şarkılar ayrı bir keyif unsuru. Film adeta bir “bornozlarının içinde huzuru bulmuş ruhlar” geçidi. İsviçre Alplerinde olsam, ben de oksijen ve sessizlikten ruh huzuruna ermiş olurdum sanıyorum. Ama yaşanmadan bilinmez.

Mick’in senaryo ekibinin fermentasyon ve  inspiration – yani ilham- arasındaki ilişkiyi tartışmaları kayda değer, yo hayır, muhteşem, aslında unutulmazlardan.

Şimdi favori birkaç alıntı:

“Düşüncesizlik aynı zamanda sapkınlıktır” diyor Fred ( orkestra şefi yaşlı bilgemiz)

“ Bazı şeyleri ancak dokunarak anlayabilirsiniz. Bunun için konuşmaktan çok dokunmak gerek” Masöz

Filmin akışkan bir konusu ya da bütünlüğü yok; daha ziyade münferit sahne ve diyaloglar var ama bu beni rahatsız etmedi, aksine hoşuma gitti. Sanki insanlar ağır çekimde yaşıyor gibiler; aceleleri yok, yapacak işleri de yok. Düşünmek için orada gibiler. Masözünden garsonuna her karakter bu ruh halinde. Sık sık  bahçede, havuz kenarında ya da spada sakince oturmuş, ufka, suya ya da çimenlere bakarak geçmişi veya geleceği düşünen insanlar görüyoruz. Bir yanıyla kayıtsız, umursamaz gibi duran ama bir yanıyla acı çeken, derin bakan, pişman ya da ümit eden insanlar.

Film aslında Budist rahip  havaya yükselince bitti bana göre. Gerisi biraz fazla uzatılmış hissine kapıldım. Jane Fonda her ne kadar harika bir yıldız eskisi rolü çıkarsa da  Brenda Morel’in kalkıp otele gelmesi, hele uçakta fenalık geçirip hostesleri pataklaması ve sonrası  bence başarısızdı. Ancak Fred’i kraliçenin huzurunda kıymetini bilmediği karısına yazdığı özel eserini yönetirken izlediğimiz final sahnesi harikaydı. Bir hafta içinde 2 kez izledim. Sanırım daha çok kereler izleyeceğim çünkü bu film bana terapi gibi geldi.

Fragmanı da koyayım:

http://www.beyazperde.com/filmler/film-227520/fragman-19539062/

Gelecekte İnsanlığa Kısa Bir Bakış

Geleceğin Kısa Tarihi

Son haftaların/ ayların  meşhur kitabı Homo Sapiens ile ilgili sosyal medyada pek çok haber-yorum okuduk. Sonunda ben de alıp okuyacağımgaliba, ama önce Tarihci Yuval Harari’nin bir videsosuyla tanıştım YouTube’da.. Linki:

https://www.youtube.com/watch?v=dydvVNkYISM

Seminerle ilgili yorumları #RSADeus taginden okuyabilirsiniz. Bu yazıda seminerden ne anladım ve bizi neler bekliyor  özetlemek istedim.

 

İnsanlığın geçmişinde “eşitsizlik” var. Toplum içinde tanrısal ya da sosyal kastlar, sınıflar hep oldu. Ruhbanlar ( dini elitler), toprak sahipleri, aşiretler, reisler, iş sahipleri. Gelecekte de insanlığın kaderini “teknoloji sahipleri” belirleyecek diyor Harari. Ve geleceğin ( çok değil bir kaç 10 yıl sonrası) şimdiye dek tarihte görülen tüm eşitsizliklerden daha fazla “eşitliksiz/ adaletsiz” olacağını belirtiyor. Bunun bir kehanet değil, eğilim olduğunun da altını çiziyor.

  1. yüzyılda endüstri devrimi ile buhar, elektrik, ve petro çağı yaşandı; güç bu varlıkların sahibindeydi. Bu güçler dünya insanları için yiyecek, giyecek, araç ve silahlar üretti. Bu kaynaklar eşit dağıtılmadı, İngiltere, Almanya gibi büyük batılı ülkelerin elindeydi. Çin ve Hindistan bu partiyi kaçırdı ve ancak 50 yıl sonra yakalayabildi. Önümüzdeki onyılllarda ise daha dramatik bir devrim olacak. Bu sefer vucüt, beyin ve zihin parçaları üretmeye odaklanacak büyük güçler. Bu tuda geride kalanlar ise asla ikinci bir şans elde edemeyecekler. 20. Yüzyılda alt ve üst sınıflar arasında asla kapanmayacak boşluklar oluşacak. Geçen yüzyılda insanlar arasında sosyal, ekonomik ve politik farklılıklar varken, yakın gelecekte sadece biyolojik farklılıklar olacak; diğer deyişle “biyolojik kastlar” oluşacak. 20. Yüzyılda tıp bilimi hastaları iyileştirmek ve her bireyin sağlık durumuna belli bir standarda getirmek için çalışırdı. Aşı da bu amaçla bulundu ve dünyanın tüm bölgelerinde kullanıldı. Yakın gelecekte tıp zaten sağlıklı olan bireylerin sağlık durumlarını daha ileri götürmek, tabiri caizse anormak farklı yetiler kazandırmak için çalışacak. 20. Yüzyılda kalabalık insan grupları gerekliydi, hem üretim hem askeri sebepler için. Bu sebeple hükümetler bu kalabalık nüfusların eğitim ve sağlık durumlarına yatırım yaptılar, çünkü üretmeli ya da savaşmalıydılar. Askeriye artık farklı paradigmalara sahip dronelar, ileri teknoloji savaş uçakları gibi. Artık yapay zeka (AI) var ve bu yapay zeka performansıyla  standard insanı saf dışı bırakıyor. 20.yüzyılın vazgeçilmezi “çalışan/ meslek sahibi şehirli halk” artık “gereksiz kalabalık” olacak. Yeni işler/ meslekler olacak ve bunları yapabilmek için insanların kendilerini yeniden keşfetmeleri/ programlamaları gerekecek ( Harari burada “re-invent” diyor).

Şimdiye kadar insan hayatında 2 dönem vardı: 20’li yaşlara kadar öğrenme ve 20’lerden sonra çalışma/ üretme dönemi.  Bu paradigma tamamen konu dışı olacak. 40^’lı ve 50’li yaşlarınızda hala kendinizi yeniden keşfediyor olacaksınız. Yeni bir elit sınıf doğacak, biyoteknoloji ile tüm canlıları ve içinde yaşadıkları ortamları tasarlayan. Mesela et hayvanların bedenlerini yeniden şekillendiren bir teknoloji ile toprakta yetişecek. Dört ayaklı koşan canlı hayvanları kesmeyeceğiz; et yetiştireceğiz.

Bu dönemde tabi ki önemli bir konu gündeme gelecek: etik. Biyoteknolojiyi kullanma yetkisi kimde olacak? Bugün elimizdeki teknolojileri kim geliştirdi ve dünyaya sundu? Bilim adamları, Ar-Ge’ciler ve şirketler. Internetin şekline kim karar verdi, kimse anket yapıp bana sormadı. Size soran oldu mu? Küçük bir uzman grubu karar verdi. Bu ileri teknolojide de sorulmayacak. Bugün güç nereye kaydı? Brükesel’e değil, “Bulut”a. “Veri”yi kim kontrol ediyorsa kritik kararları da onlar verecek. Şu an her birimizin kritik kişisel bilgileri bulutta saklı. Ve hepimiz bunu safca, gönüllü olarak verdik. 2 yüzyıl önce kızılderili yerlilerin Manhattan adasına gelip boncuk dağıtıp tüm adayı satın almaları gibi bir şey bu. Facebooktaki komik kedi videoları için biyometrik bilgilerinizi verdiniz! ( burada koptum ben, çok haklı adam)

Bu aşamadan sonra Soru-Cevap kısmı başlıyor. Açıkcası bu kadar bilgi ile bile öyle sarsıldım ki, o bölümü dinleyecek halim kalmadı.

 

Hadi şimdi biraz da siz düşünün “biyolojik elitleri”..

 

 

 

İnsanlık Aranıyor..

Bugünkü yazımız edebiyat dışı. İnsanlık halleri üzerine yazmak istedim.

İş hayatına yeni başladığım 1990’lı yılların ilk yarısında çalıştığım şirket beni İspanya’ya bir eğitime göndermişti. Madrid’e giden uçakta tanıştığım benim gibi 20’li yaşlarının ortalarında iki genç hanımla yol boyu sohbet ettik. Üçümüz de ilk kez Madrid’e gidiyor olmanın heyecanını taşıyor bir yandan da “acaba İspanyol gümrük polisi ne kadar ingilizce anlyordur, bize zorluk çıkarırlar mı” diye endişe ediyorduk. Inince pasaport işlemlerini hallettik ve alandan çıktık, birlikte bir otel araştırmaya karar verdik. Üçümüz bir odada kalalım, böylece masrafları paylaşalım diye karar aldık. Gayet konuşkan ve becerikli görünen  hatun kişilerden biri odaya yerleştiğimizde şöyle dedi: “Arkadaşlar kişisel algılamayın, benim başımdan kötü bir hırsızlık olayı geçti. Artık kimseye güvenmiyorum, bu gece kıyafetlerimle ve pasaportum-cüzdanım göğsüme bağlı uyuyacağım” Şaşırdım, sadece 24 yaşımdayım, o yaşıma kadar hiçbir haksızlık ya da kötülüğe maruz kalmamışım. “Deli herhalde bu” deyip sesimi çıkarmadım. Şimdi geriye dönüp bakıyorum, aslında haklıymış. Kimden nerede kazık yiyeceğimiz belli değil. 22-23 yaşında bir genç kızı hayata ve yeni  tanıştığı tüm insanlara karşı bu kadar güvensiz yapan neydi?

Twitter’da takip ettiğim Conrad Hackett adlı demografi araştırmacısı sık sık istatistikler yayınlıyor. Halkın mahkemelere olan güveni farklı ülkelerde şöyleymiş:

Danimarka % 83

Almanya % 67

Amerika % 59

Türkiye  % 48

Italya  % 29

Bırakın havaalanında ya da bir kafede tanıştığınız kişiyi, ülkesindeki hakime, hukuka güvenemiyor insan.

Sanıyorum bu güvenle  birlikte derinlerde kendi insanlığımıza, iyiyi ve güzeli taşıyan doğamıza inancımız da yok oldu.  Başta facebook olmak üzere tüm sosyal medya “iyi insan” olmak üzerine filozofca laflarla dolup taşıyor. Mevlana’dan, Dalai Lama’dan, Churchill’den, Şekspir’den, Halil Cİbran’dan, Kafka’dan ve tekmili tüm şair, yazar, düşünür, devlet adamından alıntılarla yanına da üç nokta ya da ünlem koyarak çevremizdekileri İNSANLIĞA davet ediyoruz sürekli. Umudumuz facebookta, insanlığımızı, içimizdeki güzelliği tekrar yeşertebilmek için.

1960’lı yıllarda sosyal Psikolog Milgram’ın deneklere elektrik verdirerek yaptığı deney insanın içindeki “ayın karanlık yüzü”ne ışık tutmuştu.

( Bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Milgram_deneyi) Hiç tanımadığımız ve yanlış bir davranışını görmediğimiz insanlara sırf bir otorite ( beyaz önlüklü bilim adamı) söyledi diye artan dozlarda elektrik şoku vermekten geri durmamıştı insanlar.

Bugün geldiğimiz noktada hızla gelişen ve uyku için yatağa girdiğimizde bile elimizden bırakamadığımız teknoloji mi asıl sorumlu? Aileler çocukları ve eşler birbiri ile ne kadar vakit geçiriyor, akşam yemek sofralarında neler konuşuluyor, anne-baba yetiştirdiği yeni nesile hangi davranışlarla rol model oluyor? Ya da o sofralar hala kuruluyor mu? Şimdilerde 40 üzeri olan nesil çok çalıştıi yaşam standardını yükseltti, kendi ebeveynlerini maddiyat olarak fersah fersah geçti. Ama çocuklarına sağladığı iyi yaşam şartları onların mutlu veya kendi hayatına anlam katabilen bireyler olmalarına yetmedi. Kendi yetkinliklerine(!) aşırı ve altı boş bir özgüven ile çevresindeki her bireyi yok sayan bir umarsızlık-saygısızlık iki uçluluğunda yeni nesil Türk insanı nereye koşuyor göremiyorum. Ya da gördüklerim acıtıyor. Gençlerimiz hayatın anlamını ve değerini keşfetmek yerine zevkini, şaşaasını deneyimlemeyi, insanlarla dalga geçmeyi, üstünlük taslamayı tercih ediyor. Bence insanlık  büyük bir buhran yaşıyor, henüz farkında değil. Öyle yoğun bir “lüks ve modern hayat” bombardımanı altında ki insan, nesi eksik bir türlü adını koyamıyor. Her birimizin facebook sayfaları gösterişli fotoğraflar ve gülücüklerle dolu. Ama maalesef içlerimiz boş gibi.